Günümüz Olaylarıyla Alakalı Bazı Sözler – Kader Fıkhı

Komutan, davetçi ve yeni gelişen olaylar hakkında söz söyleyenlerin bilmesi gereken en önemli ilim, varlığın yeni gelişmeleri hakkındaki fıkhı ve yeni gelişen olayların kavranmasıdır. İlerleme ya da geri durma hareketini, eylemini ve eylemsizliğini ve işlerin yönünün tanımlamasını buna göre düzenler.

Bu, neredeyse hayat kurallarının zorunlu olanlarındandır, hatta öyledir. Nebi (s.a.v.)’in siyreti bu manalarla doludur. Komutanların ve âlimlerin yaşantıları da. Onların zamanı okumalarını ve olayları takip edişlerine şaşırırsın. Bu fıkıh ve ilim, akla ve tarihin dönüşümünü kavramaya ihtiyaç duysa da, bunun en fazla ihtiyaç duyduğu şey, Allahu Teâlâ ile muameledir. Seher vakitlerinde Onunla baş başa kalma, uzun yakarışlar, sual ve istiğase ile ihtiyaç kapısında beklemektir.

Hak ehline gelen imtihanların şiddetlendiği, yüzüstü bırakanların döküldüğü, uyumsuzların ve cahillerin ümitsizlikten söz ettikleri, ‘zaferlerin bittiği ve cihad yolculuklarının sonlandığı’ söylemlerinin yükseldiği bu zamanda, özellikle de Şam beldelerinde cereyan eden tüm bu olaylar, imtihan, tasfiye, insanların makamlarının, dinlerinin ve Allahu Teâlâ’nın vaadine olan güvenlerinin hakikatinin ortaya çıkması için tahakkuk eden merhalelerdir.

Bu merhaleler, Allah’ın ilminde ve Kur’an’ın hidayetinde zorunlu olan merhalelerdir. Bu aynı zamanda Kur’an’daki kader ilminin sırlarından birisidir; görünürde olacağından farklı bir şekilde belirir. Bununla, fasitler, Allahu Teâlâ’yı tanımayanlar, kısa niyetliler, dünya ehli ve fitne yakıtları kaçacaktır. Kur’an bunu, zafer ve kurtuluşun perdesi olarak belirlemektedir.

Allahu Teâlâ’nın şu buyruğunu düşün: “Resuller umutlarını kesip de, artık gerçekten yalanladıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir. Bu durum, sebepler âleminde zaferin açık mukaddimelerinin olmadığı anlamına gelmekte. Bilakis bu, bela ve imtihandır, başka bir şey değil. Zafer, kurtuluş ve necat buradan gelir.

Daha önce Nebi (s.a.v.)’in siyretinin geciken zafer merhalelerinde münafıkların iman etmemesine şaşırıyordum. Oysaki onlar ilahi yardımın Nebi (s.a.v.)’e geldiği olaylara tanıklık etmişlerdi. Öyleyse niçin içerisinde bulundukları imtihanlar nedeniyle gelecek olaylarla ilgili şüpheye ve kuşkuya düşüyorlardı? Bedir’de Allah’ın nebisini desteklemesini gören, ya da Uhud’da Allah’ın dinini himaye edişini gören bir kimse, Ahzab’da Allah’ın resulünü desteklemesinden şüphe edebilir mi?

Durum şu ki, bu kimseler tarih okumalarında ve olayları değerlendirmede cahillerdir. Bunlar, Allah’ı anlamadıkları gibi Allah’ın kaderlerini de anlamayanlardır. Allahu Teâlâ’nın şu buyruğunu gözetmezler: Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten biz arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz. İslam’ın ve ehlinin hâkimiyeti yavaş yavaş gerçekleşir. Bunlar, tüm bunlara karşı kördürler. Tüm hadiselerde sadece belaları görürler, zaferi görmezler. Hatta Allah’ın zafer saydığını zaferden saymazlar. Onların katında şeytanın ayartmasından kaynaklanan başka anlamlar bulunmaktadır.

Günümüzde bunlarda gördüğümüz geri durma nedeni açıktır: Savaşlarda hezimetten başka bir şeyi görmezler. Cihadın ve ehlinin yerler aldığını, yönetimine, havasına ve hayatına kattığını itiraf etmezler. Hakikatte o yükselmektedir, Allah’ın gözetimiyle bir halkadan diğerine geçmektedir, bir meydandan başka bir meydana… İşte mukaddes toprakların kapsında durmaktadır, hatta bizzat mukaddes topraklardadır. Bununla birlikte pisliklerin ve insanların konumlarının ortaya çıkması için imtihanlar geldiğinde; hemen kalpler tedirgin olur, şer, ümitsizlik, yeis, bağırma ve çığırtı sesleri başlar.

Vallahi, sonra vallahi, sonra vallahi, sancakları Aksa meydanlarında yükselene kadar bu cihad durmayacak ve bitmeyecektir. Olan fitne ve imtihanlar, bu yolun zorunluluğu ve değişmez sünnetidir.

İnsanların buna güvenmemelerinin nedenleri vardır. Bunların en önemli olanı, bu yolun siyretinin kavranmamış olmasıdır. Zaferin bela halinde ortaya çıktığını… Bu cihadın ve bu dinin siyretini bilmeyen insanlara göre bunlar, hezimetin ve bitimin işaretleridir. Bunun temeli ise, Allahu Teâlâ’yı tanımamak, Ona ve vaadine güvenmemektir.

Ta ki resul ve beraberinde olanlar, “Allah’ın yardımı ne zaman?” dediler. Dikkat edin, Allah’ın yardımı yakındır.” Bu ayetteki manayı düşün; görünen maddi zafer mukaddimeleri nerededir?

Eğer zaferin mukaddimeleri yığılma şeklinde oluşsaydı, “Allah’ın yardımı ne zaman?” sorusu sorulmazdı. Bu soruyu soranlar, akıl ve din yönünden insanların en yüce olanlarıdır: Resul ve onunla birlikte iman edenler. Bu gibi kimselere mukaddimelere bakmak kapalı kalmaz. Ancak akılları ve kalpleri şaşırtan imtihanın şiddeti ve yine imtihan suretindeki zaferin kapalı olması bunu söyletmiştir. Bu hususta siyer de böyledir.

Muasırların aralarında yaşadığı halde zaferi görmesine engel olan nedenlerden bir diğeri de, insanları aşağılama ve iman hallerini görmemedir. Onlar topluluğun üçte birisinin geri dönüp savaştan kaçtığını gördüklerinde; diğer tarafta iman edenlerin, yücelerin toplanmasının, merhale adamalarının ve olaylar karşısında sadakat ehlinin bulunduğunu görmezler. Her zaman cihad adamlarına söven ve hakir görenleri görmekteyiz. Onları sadece öldüklerinden ya da şehadetlerinden sonra övüyorlar. Görüşlerini aşağılama üzerine bina etmekteler. Bu, muasırların hastalıklarından, kötü ahlaktan, insafın azlığından ve yine kendini büyültmekten kaynaklanmaktadır. Bu kimseler sadece kendilerini görmekte, varlıklar arasındaki hayrın ancak kendi görüşü ve aklından gelebileceğini zannetmekteler.

Mücahidlerin hatalarını şeytani şekilde gözetleme ve insanlar hakkındaki bu İblisane bakış, zaferin bu insanlara gelmesini uzak göstermektedir.

Ben insanların falanca ve falanca mücahidler hakkında, cihad adamları ve komutanlarıyla ilgili söylediklerini derlemek istemiyorum. Çünkü bu üzücü bir şeydir ve zalimcedir. Dünya küffarından olan bizim hasımlarımız, bu adamların değerini İslam ehlinin kendisinden daha iyi bilmekteler!

Aslında bu nefisler, ‘insanların cihaddan önce terbiye edilmesi’ gerekçesiyle cihada engel olanlardır. Cihad başlayınca, oturup kalplere yeis serpmeye ve atmaya başladılar: Daha henüz zafer nesli gelmedi.

Ne istiyorsunuz? Melekler mi? Hicret edip dünyayı terk eden bu toplulukları görmüyor musunuz? Sonra, cenneti umarak ölüme koşan bu nefislere ne diyeceksiniz? Yoksa sizin gözünüzde onlar, sizin ilim makamınıza ve yüce fıkhınıza uygun olamayacak saf, cahil ve temiz kalpli kimseler midir?

Maalesef bu şer bazı güzel yaşantılı kimselere de savaş açmıştır; çünkü bunun kokusunu alamamış ve görmemişlerdir.

Bu asırda bu cihadın sünneti, ganimete sevinilmemesi, mirasın pay edilmemesi ve tüm ümmetin üçte birine değil, sadece savaşa çıkan üçte bire zafer verilmesidir.

İster inanın ister inanmayın, vallahi zafer yakındır. Ve kullarına ummadıkları yerden gelecektir. Günler aramızdadır. Bu kimselerin susacaklarını ya da kalplerinin ve hükümlerinin sapkınlığını itiraf edeceklerini sanmayın. Bu kimseler, kalıcı belalardır.

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.

Şeyh Ebû Katade el-Filistinî

Mütercim: Muhammed Atta

Kaynak: https://t.me/Shamuna

VD

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published.

*

Latest from Cihad

Go to Top